8. OPERASYON GÜNÜNDEN İTİBAREN YAŞANAN HUKUKSUZLUKLAR

8.5. “Sahte itiraflar” elde etmek için yapılan baskılar hukuksuzdur, manevi işkence hükmündedir

11 Temmuz 2018 tarihli polis operasyonundan itibaren yaşadığımız süreçte arka arkaya meydana gelen bazı olaylar, şu an çeşitli cezaevlerinde tutuklu olarak bulunan 180 civarındaki kişiye ve onların henüz tutuklanmamış arkadaşlarına mesaj verme amacıyla planlanmıştır.

Dosyanın husumetli müştekileri, işbirliği yaptıkları odaklar ve bazı avukatlar ile beraber cezaevinde bulunan arkadaşlarımıza ve ailelerine yoğun bir baskı ve tehdit uygulamaktadır. Cezaevindeki kişilere ve ailelerine etkin pişmanlıktan faydalanıp sahte itiraflarda bulunmaları halinde ellerinden gelen yardımı gösterip hapisten çıkmalarını sağlayacaklarını, AKSİ HALDE ÖMÜR BOYU GÜNEŞ YÜZÜ GÖRMEYECEKLERİNİ SÖYLEYİP TEHDİT ETMEKTEDİRLER. Bu baskı ve telkinler kimi zaman bizzat müştekiler tarafından kimi zaman da iş birliği yaptıkları bazı avukatlar tarafından yapılmaktadır. Bahsettiğimiz bu tehdit ve baskılar yaklaşık 8 aydır sürekli olarak yapılmakta ve masum insanlarkanunsuz bir biçimde  korkutulmaktadır. Bu baskı ve tehditleri yapan müştekiler, müştekilerin destek aldığı bazı kişiler ve avukatlar hakkında bugüne kadar çok sayıda suç duyurusu, baro şikayeti ve bakanlıklara bildirimler yapılmıştır. Hukuki süreçler halen devam ettiği için ilgili kişilerin isimlerini şu aşamada söylememiz uygun olmayacaktır. Ancak talep edildiği takdirde yapılan tüm hukuki başvuruları, isimleri ve konularıyla birlikte tarafınıza ulaştırabiliriz. Bu baskı ve tehditlerin yanı sıra, hukuksuz tutuklamalar, cezaevlerindeki kötü ve sağlıksız koşullar, emniyetsiz ortamlar, baskıcı uygulamalar, basın ayağıyla bu tuzakların desteklenmesi ve ülkeyi huzursuzluğa iten 28 Şubat tarzı habercilik anlayışı ile oluşturulan linç ortamı sahte itirafçı yani İFTİRACI devşirmede uygulanan temel fiziki yöntemlerdir.

İnsan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan bu fiili hukuksuzlukların yanı sıra, psikolojik yöntemler de sahte “itirafçı” devşirmede yoğun biçimde kullanılmaktadır:

Tutukluları, “çok uzun süreli mahkumiyetler alacakları, ölene kadar hapislerde çürüyecekleri”, “ailelerinin ve yakınlarının zarar görecekleri”, “toplum içindeki itibarlarının yok edileceği”, “tüm para, mal, mülk ve birikimlerini kaybedecekleri”, “ticari ve sosyal hayatlarının biteceği” şeklindeki tehditlerle yıldırma ve korkutma çalışmaları da psikolojik yöntemlerin başlıcalarıdır. Bunu yapanlar bizzat müştekilerden bazıları ve onlarla bağlantılı olan avukatlardır. Bununla ilgili delil niteliğinde fotoğraflar, cezaevi güvenlik kamerası kayıtları, tutukluların ve tehdit edilen ailelerin verdikleri şikayet dilekçeleri elimizde bulunmaktadır.

Tutuklulara bir süre bu ağır ve zorlu koşullar yaşatıldıktan sonra, “bu ortamda ölene kadar kalmak istemiyorsan bizim istediğimiz yönde açıklamalar yapar, (yani arkadaşlarına iftira atarsın), istediğimiz ifadeleri de imzalarsın” teklifi gelmektedir. İradesi yok edilen sözde itirafçı, sayfalar dolusu ifadeler vermektedir. Bunların hepsinin 50,100,150 sayfa sözde “itiraf” yazmaları ortada bir yönlendirme ve zorlama bulunduğunun açık delilidir. Hangi insan, ağır bir baskı altında olmasa 150 sayfa yazı yazabilir? 1-2 kişinin bu şekilde yazdığını düşünelim bu durumda kimilerinin 5-10 sayfa kimilerinin ise 20-30 sayfa yazması beklenecekken tüm sahte itirafların 100-150 sayfa yazılması ortada bir yönlendirme olduğunun açık bir göstergesidir. Bir insandan hayatındaki uzun bir dönemi yazmasını isteseniz, yazabileceği sayfa sayısı muhtemelen 15-20 sayfadan ibaret olacaktır. Sözde itirafçıların her birinin 100-150 sayfa yazması belli bir baskı altında olduklarını ve hürriyetlerine kavuşmak ve ağır cezaevi koşullarından kurtulmak için kendilerinden istenilen bütün itirafları kabul edip kaleme aldıklarını göstermektedir.

Eski dönemde, gözaltındakilere hayali suçlar yüklemek ve sahte itiraflar yaptırmak için uygulanan klasik “İŞKENCE”nin yerini bugün, hukuksuz gözaltı ve tutukluluklar, ağır tutukluluk koşullarıyla iradeyi kırma teknikleri almıştır.

İşkencenin yöntem ve formatı değişmiştir. Amaç ve zihniyette ise hiçbir fark yoktur. Bu işkence tekniği ne yazık ki devletimizin tüm tedbirlerine rağmen hala deşifre olmamış bazı kripto FETÖ’cüler tarafından uygulanmakta ve yaşatılmaktadır.

Normal yaşamlarını sürdürürken birden tutuklanarak özgürlüklerini, eski yaşam standartlarını kaybeden, işleri bozulan, yapmaları gereken ödemeleri yapamadıkları için hacizlere maruz kalan, yaşlı ailelerine bakmaları gerekirken bakamayan ve çok daha önemlisi ağır hastalıkları olan 50’li yaşlardaki insanların nasıl büyük bir stres ve psikolojik sıkıntı içine düştükleri herkesçe bilinmektedir. Üstelik bu kişilere hiç işlemedikleri çok ağır suçların yüklenmesi de, onların psikolojisi üzerinde çok olumsuz etki yapmaktadır. Nitekim Ergenekon, Balyoz, Amirallere Suikast vb. uydurma davalarda üzerlerine inanılmaz haksız suçlamalar atılan bazı şerefli ordu mensupları intihara varan reaksiyonlar göstermiştir. Yarbay Ali Tatar, Albay Berk Erden, Pilot Albay Fahri Aydın, Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp, Gazi emekli Albay Abdülkerim Kırca bu duruma sadece birkaç örnektir.

Prof. Dr. Ersan Şen’e göre haksız tutuklama ve tutukluların tutukevi yerine hükümlülerin bulunduğu cezaevlerine gitmesi bile başlı başına işkence suçunun ihlalidir.

Bir de bunun üstüne bazı kamu görevlilerinin de olaylara dahil olmasıyla uygulanan psikolojik baskı ve tehditlerle, yani manevi işkenceyle tutukluların iftiracılığa teşviki çok kolay olmaktadır.

Emekli Ankara Cumhuriyet Savcısı Cahit Yahşi’nin, Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nde tutuklu sanıklarla ilgili yazdığı görüşleri konuya çok güzel ışık tutmaktadır:

“Tutuklamayla kişi, yaşadığı çevreden ansızın koparılıp bir yere kapatılıverir. Böylece yaşadığı dünya ile ilişiği birden kesilir. Yarın vadesi dolacak alacakları, borçları, gireceği iş ya da okul sınavı, tarlada kalan ürünü, yarım kalan ekini, akan çatısı, hasta anasının ilacı, doğumevine yatacak karısı, evinin yiyeceği içeceği, çocuğun okulu, kira parası, elektrik, su, telefon makbuzları, verdiği randevu, kaldırım kıyısına bıraktığı otomobili, kamyona sarılı yaş sebzesi, üç gün sonra yapılacak düğünü, nişanı, konukları ne olacaktır? Kim çözümleyecektir? Nasıl çözümlenecektir?

Benzer yüzlerce durum ve binlerce soru. Ve geride gözü yaşlı yakınlar.

Tutuklanan kişi sanki ölmüş gibidir. Her durumu çözümsüz, her sorusu yanıtsız ve her işi yarım kalıverir.

Oysa, kesin hükümle cezalandırılan kişi cezaevine girmeden kendisini buna hazırlar. Çünkü; cezasının verilmesinden kesinleşmesine değin bir süre geçer.

Temyiz yoluna gidilmişse bu süre daha da artar. Kesinleşen cezanın infazı için çağrı çıkartılır, bir süre daha geçer. Koşulları elverirse infaz dört ay sonraya ertelenebilir, bu da ek süredir. Böylece hükümlü cezaevine girmeden işini nasıl çekip çevireceğini, ailesini nasıl geçindireceğini, ilişkilerini nasıl sürdüreceğini, hatta cezaevinde neler yapabileceğini düşünme, tasarlama ve uygulama zamanı bulur.

Tutuklunun böyle bir zamanı hiç olmaz.

Hükümlü bir suç işlemiştir, sonucuna da katlanmak zorundadır. Başına gelenler ve gelecek olanlar kendi eyleminin doğal sonuçlarıdır.

Tutuklu ise aynı konumda değildir. Suçu işlediği saptanmamıştır ki sonucuna katlanması doğal görülebilsin.

Tutukluluğun acılı ikinci dönemi tutukevinde yaşanır: Henüz suçu işlediği bile kesin ol-

mayan, soruşturma sonunda aklanması da olanaklı bulunan tutuklu, konulduğu tutukevinin koşulları içinde, yoksun bırakıldığı kişi özgürlüğünün yanı sıra Anayasaca güvence altına alınmış diğer hak ve özgürlüklerinden de, değişen ölçülerde, yoksun kalır; İstediği yere gidemez, istediği işi yapamaz, istediğiyle istediği gibi haberleşemez, istediği yerde oturup yatamaz, istediğini okuyup yazamaz, iletişim araçlarından istediğince yararlanamaz, istediği gibi davranamaz, Daha bir çok mez, maz.

Tutuklu; konulduğu koğuşun kirli duvarları arasında, üst üste bir yaşamı paylaşmak; kirli, kokulu, küfürlü, gürültülü, dumanlı, oksijensiz bir havayı solumak; ne olduğu belirsiz kişilerle konuşmak; biriyle yatağı paylaşmak; gözünü yakan ampul ışığında sabaha dek horultuları, öksürmeleri, inlemeleri, bağırtıları, fısıldaşmaları dinlemek; gün boyu gardiyanların, sabıkalıların, meydancıların, zorbaların, avantacıların isteklerini, kaprislerini göğüslemek; havalandırmanın ayazına, sıcağına, ıslaklığına, bulabildiği ile karnını doyurmaya, helada yıkanmaya, daha nice saymakla bitiremez duruma katlanmak zorundadır.

Tutuklama; tutukluya uygulanan rejim ve içine konulduğu yer nedeniyle tutuklu üzerinde ruhsal, bedensel ve düşünsel etkiler yaratır; tutuklunun aile, iş ve çevre ilişkilerini bozar. Kimi kez, sonradan düzeltilmesi ve onarılması olanaksız yitimlere, ruhsal ve bedensel hastalıklara, mali çöküntülere, ailevi çözülmelere yol açar.

Bütün bunları gözeterek “Tutuklamayı isteyen avukat ve savcıları, tutuklama kararı veren ve bu kararları itiraz üzerine inceleyen yargıçları, ta mesleklerinin başında, belirli sürelerde, sıradan kişiler gibi ansızın alıp tutukevlerine koymalı ve böylece oradaki yaşamı göstermeli, duyumsatmalı; insanlar çabuk unutuveren bir yapıda olduklarından, zamanla değişen koşulları da görmeleri ve öğrenmeleri için, belirli aralarla bu uygulamayı yinelemeli” diye düşünürüm hep[1].”

Uzman Psikolog Simay Okşan Oral’ın “Stres ve Cezaevi Yaşantısı” adlı makalesi de, tutukluların yaşadıkları psikolojik sorunları ve ruh hallerini ortaya koyması açısından çok önemli bir eserdir.

Sayın Simay Okşan’ın makalesinde yer verilen bilimsel verilere göre, özellikle daha cezası ve hatta neyle suçlandığını dahi bilmeyip mahkeme sürecini bekleyen tutuklular;

         Geleceklerini belirsiz görüp büyük bir stres yaşamakta,

         Yaklaşan duruşmaların yarattığı gerginlik kişileri zihinsel ve duygusal olarak yıpratmakta,

         Tutukluğa kadar kazanılmış tüm değerlerin kaybedilmesi endişesiyle birlikte özgürlüğe bir daha kavuşamama stresi kişilerde ağır travmalara neden olmakta,

         Tutuklular yalnızlık sendromuna kapılmakta,

         Sağlık problemleri olanlar hastalıkları karşısında çaresiz kalacaklarını düşünmekte,

         Yaşadıkları ve muhtemel yaşayacakları ortam kendilerini ürkütmekte,

         Ailesinden ve yakınlarından utanmakta,

         Kendilerini toplumdan dışlanmış hissetmekte,

         Mahpusluğun acılarını çekeceğini düşünerek tedirgin olmakta,

         Eşya ve hizmetlerden yoksunluk nedeniyle ağır psikolojik bunalımlara yönelmektedir[2].

Bir başka bilimsel makalede tutukluların, geleceklerini belirsiz görmeye başladığında büyük bir strese kapıldıkları şöyle açıklanmaktadır:

“Cezaevine konmak birçok yönüyle kimilerinde katastrofik şiddette stresör rol oynaması beklenir. Cezaevine konma sonucu aile ve arkadaşlardan ayrılma, iş kaybı, cezaevi yaşamının güçlükleri, gelecek hakkında belirsizlik, bu dönemde çoğunlukla adli prosedürün de sürmekte oluşu, bireyin bilişsel yaklaşımı ve durumla başa çıkmaya yönelik bireysel kapasitesi ile ilgili olarak değişik sonuçlara yol açar.Stresli yaşam olayları, artmış psikolojik bozukluklar ve psikopatolojik davranışa eğilimle bağlantılıdır[3].”

Prof. Dr. Ersan Şen’in, işkence suçuyla ilgili yaptığı araştırma şu şekildedir:

“İşkence kavramı tanımı ve kapsamı, 10 Şubat 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı ve Kötü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinde belirlenmiştir.

Bu tanıma göre; “Bu Sözleşmenin amaçları bakımından ‘işkence’ terimi, bir kişi üzerinde kasıtlı biçimde uygulanan ve o kişiden yahut üçüncü bir kişiden bilgi edinmek yahut itiraf elde etmek; o kişinin ya da üçüncü bir kişinin gerçekleştirdiği yahut gerçekleştirdiğinden şüphelenilen eylemden ötürü cezalandırmak; ya da o kişiyi ya da üçüncü kişiyi korkutmak yahut yıldırmak/sindirmek için; ya da ayırımcılığın herhangi bir türüne dayanan herhangi bir nedenle, bir kamu görevlisi ya da resmi sıfatla hareket eden bir başka kimse tarafından bizzat yahut bu kimselerin teşviki ya da rızası yahut da bu eylemi onaylaması suretiyle yapılan, gerek fiziksel ve gerekse manevi/zihinsel ağır acı ve ıstırap veren herhangi bir eylemdir. Bu husus, salt kanuna uygun yaptırımların uygulanmasından doğan ya da bu yaptırımların kendisinde var olan yahut arızi biçimde oluşan acı ve ıstırabı içermez.[4]

TUTUKLULARIN BU YÖNTEMLERLE İTİRAFÇI OLMAYA ZORLANMASI HUKUKA AYKIRIDIR

Tutukluların büyük bir bölümünün cezaevlerinde önemli psikolojik sorunlar yaşadıkları ve yaşanan bu sorunların birçok kişinin ilerleyen yaşantısında kalıcı etkilere sebebiyet verdiği bilinen bir gerçektir. Tutukluluk halinin baskısı ve anlamı göz önüne alındığında; kişilerin tutuklulukları yüzünden yaşadıkları psikolojik rahatsızlıkları fırsat bilip içine düştükleri zayıf durumlarını istismar ederek onları kendi iradeleri dışında zorla “sözde ihbarcı ve sözde itirafçı” konumuna sürüklemek ise kesin olarak hukuka aykırı olacaktır. Etkin pişmanlığın en önemli şartı olan “hiçbir zorlama ve baskı olmaksızın kendi rızasıyla” itiraf etme şartı, bu olaylarda tam ters şekilde bozulmaktadır.

Hukuka aykırı şekilde delil toplanamayacağı gibi, hukuka ve insan haklarına aykırı şekilde, kişilerin süren hukuki davalar için beyanat vermeye zorlanması da hukuk açısından asla kabul edilemez.

Prof. Dr. Ersan Şen, Temmuz 2014’te yazdığı bir makalede, sadece haksız tutuklamanın dahi işkence yasağının ihlali sayıldığını dile getirmiştir:

“Masumiyet/suçsuzluk karinesi altında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından yoksun bırakılmak suretiyle tutuklanan ve uzun bir süre kapalı cezaevi şartlarında tutulan, yani olağan günlük yaşam şartlarından koparılıp birçok hak ve hürriyeti kısıtlayarak bir yere kapatılan kişi, işkenceye, insanlık dışı, aşağılayıcı muameleye veya bir tedbir olan tutuklama vasıtasıyla cezaya maruz bırakılmıştır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti›nde tutuklu, adaletten kaçma veya delil karartma şüphesi nedeniyle tutukevinde değil, birçok insan hak ve hürriyetinin kısıtlandığı kapalı cezaevinde tutulmaktadır. Sırf bu durum bile, haksız tutuklanana karşı işkence yasağının ihlal edildiği anlamına gelir. Bu nedenle, gerçekte tutuklanmaması gereken bir kişinin hukuka aykırı şekilde tutulmasının bir sonucu da, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanında işkence yasağının ihlal edilmesidir.

Özellikle tutukluluğun açık hukuka aykırılığında veya tutuklama tedbirinin bir insanı baskı altına almak veya toplum yaşamından koparmak için uygulandığı durumda başka bir unsur veya kanıt aramaksızın İHAS m.3›de düzenlenen işkence yasağının ihlal edildiği kabul edilmelidir. Haksız tutuklamanın doğal bir sonucu olan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali zaten tartışmasız vardır. Esas olan, bunun yanında haksız tutuklanan bireyin hangi hak veya hürriyetinin ihlal edildiğinin tespitidir…

Sonuç olarak; haksız tutuklamanın ağır şekilde seyrettiği durumlarda İHAS m.3’de tanımlanan işkence yasağının başka delil ve tespite ihtiyaç olmaksızın hak ihlali oluşturduğu yönünde karara varılması gerekir. Aksi halde, hukuk devleti olduğu iddia eden toplumlarda çok sert ve acımasız bir tedbir olan tutuklamanın kullanılması suretiyle bireylere değişik maksatlarla baskı uygulanması, bu yolla da bireylerin işkenceye, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezaya tabi tutulması gündemde kalmaya devam eder…

Tüm bu hususlar, olağan yaşamından masumiyet/suçsuzluk karinesi altında koparılan insan yönünden işkence veya kötü muamele veya “yargısız infaz” özelliği taşıyan ceza sayılabilmelidir. Haksız tutuklamada kaybedilen yalnızca kişinin maddi yönü değil, esas olarak manevi yönü, kişiliği, hayatı, çevresi, ailesi, şahsiyeti ve benliğidir.

Hiçbir şekilde adaletten kaçmanın veya delil karartmanın somut şüphelerini ortaya koyan haklı gerekçeler olmaksızın kimse, yargılanması amacıyla tutulamaz. Bu amaç gerçekleşse bile, yine kimse uzun süre özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. Çünkü tutuklama bir amaç değil, araçtır. Ancak son zamanların modern baskı veya insanı toplumdan koparıp bir yere kapatma metodu olarak tutuklamanın keyfi ve uzun süreli kullanıldığı buna gerekçe olarak da, hukuk ve adalet kavramlarının gösterilmeye çalışıldığını üzülerek görmekteyiz.

Hukukçu, bir yargılama tedbirini amaç ve fonksiyonundan koparak uygulayamaz. En önemlisi tutuklama, insanı tasfiye veya baskı aracı olarak kullanılamaz. Artık tutuklama konusunda başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarmanın vakti gelmiştir. İleride insanlar 2000’li yılların başlarına baktığında, tutuklama tedbirini hiç de iyi hatırlamayacaktır. Tutuklamanın siyasi veya adi suçlarda ne derece acımasız, aşırı ve uzun süreli uygulandığının birçok örneğini tarih yazacaktır.

Tarih, yazılı hukuk kuralları karşısında gerekçesiz ve uzun süreli uygulanan tutuklamaların haksızlığını ve bu yöntemlere neden başvurulduğunu da yazacaktır. Kimileri çıkıp da “o dönemde bu bir zorunluluktu” diyecek olsa da, “hukuk devleti” ilkesine inananlara bunun haklılığı anlatılamayacaktır.[5]

Prof. Ersan Şen bir başka makalesinde ise aynı konuya farklı açıdan değinerek şu tespitleri yapmıştır:

“Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes, bir tedbir olan tutuklamayı ceza gibi görür. Bu hatalı anlayışın iki olumsuz sonucu vardır: Birincisi, tutuklunun suç işleyip ceza çektiğine inanılır. Bireyin masumiyet/suçsuzluk karinesi ve dürüst yargılanma hakkı pek dikkate alınmaz. Bu nedenle vicdanlar da rahattır. Çünkü suç işleyen cezalandırılmıştır.

Tutuklama, bireyin adaletten kaçmasını veya delil karartmasını önlemek amacıyla uygulanan bir ceza yargılaması tedbiridir. Tutuklu birey, bu açık tanıma rağmen toplum tarafından suçlu görülür. Çünkü tutuklama kültürü, “suçlu değilse neden tutuklansın” düşüncesini kabul eder. Bu yanlış düşünce, herhalde “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözünün maalesef teamüle dönüşmüş hatalı bir sonucudur.

İkincisi, bir suçla itham edilen şüpheli veya sanık tutuklanmamışsa, yargılanması göz ardı edilip suçsuz olduğu kabul edilir. Çünkü tutuklama kültürü, “suçlu olsa idi tutuklanırdı”, yeni “ateş olan yerden duman çıkar” anlayışını kabul etmektedir.[6]TUTUKLU OLAN ARKADAŞLARIMIZ VE AİLELERİ PSİKOLOJİK İŞKENCE YÖNTEMİYLE

SAHTE “İTİRAFÇI” YAPILMAK İSTENMEKTEDİR

Bugün cezaevlerinde bulunan 180 civarındaki TBAV mensubu ve onların aileleri üzerinde baskı oluşturulmaktadır. Bu kişiler sahte itirafçı olmaya zorlanmaktadırlar.

Bu kişiler hayatları boyunca suça karışmamış, adli sicilleri tertemiz, hayatlarının olağan akışı sırasında herhangi bir şekilde polis, savcı, hakim, nezarethane, hapishane görmemiş insanlardır. Bu insanları alıp cezaevine koymak, yukarıdaki bölümlerde anlattığımız üzere gerek kendilerinde gerekse aileleri üzerinde büyük bir psikolojik baskı oluşturmaktadır.

Yakınlarının ve evlatlarının hapishanede olmasından zaten son derece rahatsız ve üzgün olan bir kısım aileler, onların mevcut sağlık ve psikolojik durumlarını da düşünerek çocuklarını ne pahasına olursa olsun bu durumdan kurtarma arayışına girmişlerdir. Ne yazık ki bugün hapishaneden çıkış için önlerine konan tek çözüm, çocuklarının arkadaşları aleyhine sahte itirafçı yani iftiracı olmalarıdır.

Devletimizin kanun, hukuk ve adalete adeta savaş açmış böyle bir mekanizmaya ve bunun öncesinde ve sonrasında oluşan mağduriyetlere ivedilikle müdahale etmesini, en akılcı ve vicdani çözümü getirmesini ümit etmekteyiz.

Bir insan, haksız ve son derece ağır tutukluluk şartları sonucunda “25-30 yıllık arkadaşlarımın aleyhine iftira atarak kurtulmak istiyorum” demek zorunda bırakılır ve kamu görevlisi olan bazı kişilerden buna destek çıkan olursa bu, resmi hüviyete haiz kişilerin de “iftira at kurtul” mantığına destek olduğu izlenimini doğurur ki bu da toplumda mevcut adalet sistemine karşı çok büyük bir güvensizlik oluşturur.

CEZAEVİNDEKİ KİŞİLER SÖZDE İTİRAFÇILIĞA, GERÇEKTE İSE İFTİRACILIĞA TEŞVİK EDİLMEKTEDİR

Sayın Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik yürütülen soruşturmada 180’nin üzerinde insan Temmuz 2018 itibariyle tutuklanmış ve şu ana kadar ortaya bir iddianame de konulmamıştır. Tutuklu insanlar bu şartlar altında neyle suçlandıklarını dahi bilmezken, basında yüzlerce yılla yargılama yapılacağı yönünde haberler çıkartılarak manevi işkencenin dozajı arttırılmaktadır.

Diğer taraftan, Türkiye’nin farklı cezaevlerine, ailelerinden, avukatlarından ve yakınlarından kilometrelerce uzağa adeta sürgün edilen ve buralarda zorlu cezaevi koşullarında yaşamaya mecbur bırakılan tutuklu kişiler, karanlık bir organizasyon tarafından sürekli tehditlere maruz bırakılmakta, yapılan tehditlerle ve korkutma, sindirme ve yıldırma yöntemiyle psikolojik olarak çökertilmeye  ve bu yollazorla iftiracı yapılmaya çalışılmaktadır.

Tutukluları iftiraya zorlayan organizasyon, kendi bünyesindeki avukatları devreye sokmakta, bu kişiler cezaevlerindeki arkadaşlarımızın yanına giderek “Bir daha hapisten çıkamayacaksınız, şikayetçi olun, itirafçı olun, kendinizi kurtarın, zaten herkes itirafçı oluyor, bunun başka yolu yok” diyerek manevi işkencenin boyutunu büyütmektedir.

ÖLÜMCÜL RAHATSIZLIKLARI BULUNAN KİŞİLERE GEREKLİ TIBBİ MÜDAHALELER YAPILMAMAKTA VE ÇOK DAHA VAHİMİ TAHLİYE TALEPLERİNİ İNCELEYEN HAKİMLİKLER BU KİŞİLERİN SAĞLIK RAPORLARINI DAHİ GÖRMEYİP İNCELEMEMEKTEDİRLER

Polis operasyonunun arkasından tutuklanlar arasında kanser, kalp, akciğer, beyin, MS, ciddi bel ve boyun rahatsızlıkları olan kişiler de bulunmaktadır. Bu kişiler tutuklu bulundukları hapishanelerde düzenli kullanmak zorunda oldukları ilaçlara ulaşmada, acil tibbi yardım almakta veya koğuşlarında mutlaka bulunması gereken eşyalara ulaşmakta ciddi problemler yaşamaktadırlar. Bu eziyetlere yalnızlaştırma politikası ve psikolojik işkence de eklenerek bu insanlar sahte “itirafçı” olmaya zorlanmaktadır. Ciddi sağlık problemleri olan bu kişilere bazı örnekler vermek istiyoruz:

Serap Akıncıoğlu:

S. Akıncıoğlu’nun KALBİNDE 5 TANE DELİK vardır ve her an anevrizma atma riski altındadır. Kalp kapakçıklarında problem olup kalbi sürekli olarak büyümektedir. Akıncıoğlu’nun kalbinde kirli kan ile temiz kanın birbirine karıştığı hayati bir komplikasyon mevcuttur. Ayrıca akciğerindeki nodüller de sürekli büyümektedir. Vücudunda platin, boynunda fıtık olan Akıncıoğlu bugüne kadar tam 6 kez ameliyat geçirmiştir.

 

Diğer yandan, göz retinasındaki tümörden dolayı görme kaybı da yaşamaktadır. Gastrit ve ülseri de olan Akıncıoğlu’nun kronik bağırsak iltihabı (kolit) da bulunmaktadır.

Kronik bağırsak hastalığı diğer adıyla kolit rahatsızlığı olan bir kişinin hijyenik ortamlarda bulunması zorunludur, aksi durumda rahatsızlık ataklar halinde seyrederek sürekli artmakta, tedavi edilemez duruma gelmektedir.

Nitekim Akıncoğlu, kaldığı koğuşunda ölümcül ağrılar çekerek rahatsızlanmış ve onu gören koğuş arkadaşları ölebilir korkusuyla gecikmeli de olsa zorlukla avukatına haber göndermiştir. Avukatı hemen duruma müdahale edince Akıncıoğlu mecburen hastaneye sevk edilmiştir. Ne var ki, Akıncıoğlu’nun bu duruma gelene kadar hastaneye gönderilmesine her nedense izin verilmemiştir.

 

İsmail Hulusi Gökmenli:

Çok yakın bir tarihte beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırılmış, uzun süre hastanede tedavi görmüş ve müşahade altında tutulmuştur. Evinde istirahat etmesi ve titiz bir bakım görmesi gereken dönemde tutuklanarak cezaevine konulmuştur. GÖKMENLİ’nin kronik olarak seyreden birden fazla hastalığı daha bulunmakta olup kendisi “intrakranial anevrizma” da denilen “damar anomalisi” hastasıdır. Ayrıca hipertansiyon hastası da olduğundan tansiyonundaki değişmeler bu hastalığını da tetiklemektedir. Hatta, daha önce tansiyonunun yükselmesi sonrası geçirdiği epilepsi nöbetleri esnasında 2 kez beyin kanaması geçirmiş ve kendisine beyin anjiyosu yoluyla acilen müdahale edilmiştir. Hastalığından dolayı sık sık epilepsi nöbeti geçiren Gökmenli’ye cezaevi ortamında geçireceği bir nöbet esnasında geç müdahale edilmesi halinde telafisi imkansız zararlar oluşacak belki de ölüm riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

 

 

Zeynep Yalçın:

Beyin kanseri olan Yalçın, beynindeki tümörün temizlenmesi için beyin ameliyatı geçirmiştir. Hastalığı nüksedince tekrar ameliyata alınmıştır. Sık aralıklarla doktor kontrolüne gitmesi, beyin MR’ları alınarak hastalığın ilerlemesinin kontrol altında tutulması gerekmektedir. Evinde istirahat etmesi ve titiz bir bakım görmesi gereken dönemde tutuklanarak cezaevine konulmuştur.

Ayrıca hipertansiyon hastası da olan Yalçın’ın kalp kapakçıklarında ise “mitral kapak hastalığı” denilen ritim bozukluğu, nefes darlığı ve kanlı balgama sebep olan bir hastalığı vardır.

 

Alkas Çakmak:

Boyun fıtığından dolayı ağır bir ameliyat geçirmiştir. Belinde de yine ağır bir fıtık rahatsızlığı vardır. Çok özel, ortopedik bir yatakta yatması, hatta oturduğu koltuğa dahi dikkat etmesi gereken Çakmak, tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Üstüne üstlük cezaevinde merdivenlerden düşerek yaralanmıştır. Bu yaralanmanın boyun ve bel fıtığı rahatsızlıklarına nasıl bir etki yaptığı ise henüz tespit edilmemiştir.

 

 

Mete Oktar:

1945 doğumlu olan (74 yaşında) Mete Oktar, 2014 yılından sonra kanser hastalığına yakalanmış ve kanser, prostatına, akciğerine ve gırtlağına sirayet etmiştir. Çok ağır bir kanser tedavisi gören Mete Oktar, fiziksel olarak da son derece zayıf düşmüştür. Ağır, havasız, sağlıksız, soğuk cezaevi koşulları şöyle dursun, son derece steril bir ortamda ihtimam gösterilerek bakılması gereken Mete Oktar, bulunduğu cezaevinden kontrolleri için sevk edildiği hastaneye her seferinde ambulansla değil cezaevi aracıyla ve elleri ters kelepçeli olarak nakledilmiştir. MeteOktar,zayıflayan kalbi ve ilerleyen akciğer kanseri nedeniyle geceleri tutulduğu öksürük krizlerine artık dayanamamakta ve tansiyonu  da sık sık 16 mmHg’nin üzerine çıkmaktadır.

 

 

Dilem Köknar:

MS hastası olan Dilem Köknar şu an cezaevinde tutukludur. Bilindiği gibi, MS hastalarının çok hijyenik koşullarda yaşaması gerekmektedir. Çünkü bağışıklık sisteminin güçsüz düştüğü durumlarda MS hastaları ölüm riski ile karşı karşıya kalabilmektedir. Hapishanelerimizdeki mevcut koşullar göz önünde bulundurulduğunda tutuklu Dilem Köknar her an ölüm riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

 

Deniz Tanık:

Deniz TANIK, meme kanseri ve aynı zamanda kontrolleri devam eden tiroid kanseri hastasıdır. Boyun fıtığı, omuz yırtığı da bulunmaktadır. Bunlara ilaveten karpal tünel sendromu denilen, yani parmaklarda uyuşmaya, karıncalanmaya ve his bozukluğuna neden olan, bedende dayanılmaz şiddette ağrılara yol açan sinir sistemi hastalığı nedeniyle nöbet şeklinde bayılmalar da yaşayan Tanık cezaevi şartlarından çok olumsuz etkilenmektedir.

 

Müge Öğütçü:

Müge Öğütçü’nün omurgasında 11 fıtık bulunmaktadır. Ciddi bir bel çöküntüsünden dolayı sürekli belde kilitlenme ve bel tutukluğu yaşamaktadır. Gözaltında bulunduğu nezarethane sürecini ancak 8 gün boyunca yapılan iğnelerle geçirebilmiştir ve bu süreçte omurgasında olan hasar çok daha fazla ilerlemiştir. Gözaltına alındığı hafta bel ameliyatı olacakken gözaltına alındığından dolayı bu ameliyat gerçekleşememiştir. Hatta gözaltına alındığı ilk iki gün boyunca iki bayan polis memurunun koluna girmesi ile yürüyebilmiş ve sürekli ilaç tedavisi sonucunda bu süreci atlatabilmiştir.

 

Mihrinaz Tuba Örmen

Aktif kanser hastası olup kendisine kanserin ölümcül türlerinden biri olan “kronik lenfositik lösemi” tanısı konulmuştur.  Hayati tehlikesi olmasının ötesinde boyun ve koltuk altında bulunan  lenf nodülleri cezaevi şartları sebebiyle sürekli büyümektedir. Hastalık nedeniyle yoğun gece terlemeleri yaşamaktadır.

Bu hastalığı nedeniyle enfeksiyonlara aşırı derecede yatkınlığı olduğundan hastalığı sağlıklı bir şekilde takip edilmediği takdirde lenf bezlerinde büyüme meydana gelmekte ve kaburgalarının altında aşırı şiddette ağrıları olmaktadır.

 

 

Esra Saraçoğlu

Lenfoma hastasıdır ve hayati tehlikesi bulunmaktadır. Tedavi sürecinde ağır kemoterapi ve radyoloji kürleri alan Saraçoğlu’nun bu tedaviler sebebiyle vücudunda oluşan uyuşmalar ve kasılmalar halen devam etmektedir.

Sadece birkaç örneğini sunduğumuz bu ağır rahatsızlıkları olan kişiler yaklaşık 9 aydır cezaevi koşullarında hastalıklarının daha da ilerlememesi için uğraşmakta, bir anlamda hayatta kalma mücadelesi vermektedirler.

Ancak kamuoyu tarafından duyulduğunda herkesi büyük bir şaşkınlık ve endişeye sevkedecek çok daha vahim bir tablo daha mevcuttur.  Yukarıda sadece bir kısmından bahsedebildiğimiz, ağır ve ölümcül hastalıkları bulunan bu kişilerin müdafileri tarafından dosyaya defaten sunulan sağlık raporları tutukluluk incelemesi yapan hakimliklere gönderilmemektedir. Aylık olarak kanunlara uygun bir şekilde yapılması gereken ancak dosyamızda tamamen üstünkörü şekilde yapıldığını düşündüğümüz tutukluluk incelemelerinde ne yazık ki kararı verecek mercinin dosyaya defalarca kez sunulan sağlık raporlarını görmediğini, kendisine gönderilmediğini öğrendik. Yani tutukluluk incelemesini yapacak olan hakimlerin ağır ve ölümcül hastalığa sahip tutukluların bulunduğunu öğrenmelerini birileri kasıtlı olarak engellemek istemektedirler. Tahliyelerin önüne geçmek amacıyla ağır hastaların yaşamlarını tehlikeye atmaktadırlar. Tabi ki bu hukuksuz durumla ilgili gerekli yasal başvurular hiç zaman kaybetmeden meslektaşlarımız tarafından yapılmıştır.

Ölümcül hastalıkları olan kişiler, kötü şartlara, haksız uygulamalara ve psikolojik baskılara maruz kalmaktadır. Tüm bunlara karşın, hakkını aramak için taleplerde bulunduğu adli makamlar, dosyasını ve sağlık raporlarını bırakın okumayı görmemektedirler dahi…

Yüzünü görmediği, içerisinde bulunduğu şartları bilmediği, hakkındaki lehe/aleyhe delilleri okumadığı, yaşadığı ağır hastalıklarla ilgili sağlık raporlarından dahi bihaber olduğu kişiler hakkında kim, nasıl adilane bir karar verebilir? Bu kararın hukuku ve vicdanları tatmin ettiğini kim söyleyebilir? Bir Hukuk Devleti’ne yakışmayan bu ve benzeri uygulamaların, Türkiyemiz’in itibarını zedelemek, adalet sistemini çökertmek, ülkemizi hukukun çiğnendiği bir ülke olarak göstermek isteyen iç ve dış mihraklardan başka kimseyi mutlu etmeyeceği açıktır.

 


[1] Ankara Cumhuriyet Savcısı Cahit Yahşi, “Tutuklama Üzerine”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1991/1, s: 101. http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m1991-19911-1017

[2] Uzman Psikolog Simay Okşan Oral, “Stres ve Cezaevi Yaşantısı”, Makale#13822, Aralık 2014, https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_13822.htm

[3] Ömer Saatçioğlu, Solmaz Türkcan, Mehmet Işıklı, Niyazi uygur, “Tutuklularda Depresyon”, Düşünen Adam Dergisi, 1995, 8 (3), s: 19.

[4] Prof. Dr. Ersan Şen, “İşkence”, Haber7.com, 31.01.2015, http://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-ersan-sen/1285665-iskence

[5] Prof. Dr. Ersan Şen, “Haksız Tutuklama İşkence Yasağının İhlali Sayılır”, Haber7.com, 12.07.2014, http://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-ersan-sen/1179526-haksiz-tutuklama-iskence-yasaginin-ihlali-sayilir

[6] Prof. Dr. Ersan Şen, “Tutuksuz Yargılananın Davasını Takip Etmeme Hatası”, Haber7.com, 23.09.2013, http://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-ersan-sen/1077226-tutuksuz-yargilananin-davasini-takip-etmeme-hatasi